31 Mart 2012 Cumartesi

Muhasebenin Ciddiyeti Üzerine


Muhasebenin, 1989 yılında 3568 sayılı Kanun’la bir meslekî faaliyet olarak düzenlenmesine kadar ve hatta bundan da sonra, bu topraklarda çok ciddiye alınan bir faaliyet olarak algılanmadığı kanaatinin bende nasıl oluştuğunun çok çeşitli sebepleri olabilir. Bu sebeplerin en etkilisi, sanırım bireysel tarihimde önemli bir iz bırakan bir olay olsa gerek. Bundan yaklaşık 32 yıl önce, Doğu Bölgemizin iki Anadolu Lisesi’nden birinde tarih dersi öğretmenimin, bulunduğu ortam ve/veya yaptığı işten memnuniyetsizliği dolayısıyla öğretmenliği bırakıp bir tanıdığının bürosunda muhasebeci olarak çalışmaya başlayacağını ifade etmesi beni üzmüş ve hayal kırıklığına uğratmıştı. O zamana kadar tarih dersini keyif alarak anlattığını düşündüğüm öğretmenimin benim için oldukça “zor” tarih öğretme işini bırakıp gitmesi, muhasebenin daha basit ve kolay yapılabilir bir iş olduğu ve üstelik bir uzmanlık da gerektirmediği düşüncesine yöneltmişti beni. Üniversitede işletme okuyup, muhasebenin işletme için ne kadar hayatî önemde olduğunu görmek bu düşüncemi silmiş olsa gerek. Ama meslek hayatımda, yıllarca denetim elemanı ve denetim birimi yöneticisi olarak gözlemlediklerim o eski düşünceyi bende yeniden ortaya çıkarmış olmalı ki bu satırların hala güncel bir durumu anlatmakta olduğunu kabul etmeliyiz.
2011 yılı başında kanunlaşan 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK), muhasebe mesleği ve denetim mesleği açısından bir dönüm noktası olarak tarihe geçmiş bulunuyor. TTK’da ticarî işletmeye ve sermaye şirketlerine ilişkin düzenlemelerin temel direklerinden olan muhasebeye ve denetime ilişkin kurallar, Türkiye’de bu iki mesleğin yerel dar kalıplardan çıkarılarak, uluslararası uygulamalara tam uyumlu bir yapıya kavuşturulmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Burada muhasebe ile sınırlı olarak baktığımız bu uluslararası yönelim Türkiye’de muhasebe mesleğinin gelişiminde bir dönüşümdür.
Özellikle 1990’lı yıllardan başlayarak, Uluslararası Muhasebe Standartları (UMS) ve Uluslararası Finansal Raporlama Standartları (UFRS) giderek artan bir şekilde muhasebe uygulayıcısını meşgul eder hale gelmiştir. UFRS konusunda düzenleyici kurumların ön adımları, son yıllarda Türkiye’de olduğu kadar Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği dahil başka bir çok ülkede düzenleyici kurumlar ve hatta yasama organı düzeyinde buna yön veren gelişmeler ve meslek örgütlerinin konuyu gündemde tutmaları gibi birçok sebep muhasebe uygulayıcısının gelişmelere uzak durmasını engeller durumdadır. Bu bakımdan, mevcut kurumsal ve yasal çerçeve, muhasebe uygulayıcısının meslek icrasını UFRS çerçevesinde şekillendirmesini gerekli kılmaktadır.
Muhasebe uygulayıcısının bu konumu şirket (işletme) yöneticisini de UFRS karşısında sıcak bir duruş sergilemeye zorlamaktadır. Geleneksel muhasebe yaklaşımlarının aksine UFRS, şirket politikaları ve uygulamaları konusundaki bazı temel kararların muhasebenin bilgisi dâhilinde yürütülmesini zorunlu kılmaktadır. Diğer bir deyişle, işletme yönetiminde karar alıcı durumdakilerin muhasebeye uzak durmaktan kaçınmaları ve muhasebe uygulamasını yönlendirecek kararların belirlenmesi ve alınmasında muhasebe birimiyle birlikte çalışarak işletme politikalarına ilişkin bazı kararların muhasebeye aktarılmasını sağlamaları gerekmektedir. Bu gereklilik bizatihi 6102 sayılı (yeni) Türk Ticaret Kanunu’nun bazı hükümlerinin zorunlu sonucu olduğu gibi, UMS ve UFRS’ye ilişkin hükümleri dolayısıyla UFRS’nin kendi kurallarının da bir gereğidir. UFRS, muhasebeye sırtını dönmüş bir işletme yönetim anlayışı ile bağdaşmaz. Uygulama bu şekle bürünmediği takdirde, olumsuz sonuçları bakımından geç kalınabilecek durumların ve dolayısıyla önemli zararların ortaya çıkması mümkün bulunmaktadır. Bu muhtemel sonuç ve durumlar, işletme yöneticisinin ya da işletmeye ait varlıklar ve kaynaklar hakkında karar vermek durumunda olanların da UFRS uygulama sürecine etkin bir şekilde katılmasını zorunlu kılmaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder